İranlı yetkililer halkı sindirmek amacıyla 12 Aralık Pazartesi sabahı erken saatlerde hükümet karşıtı bir protestocuyu idam etti. Bu dört gün içinde bu türden ikinci idamdı. Cesedin bir inşaat vincine asılı fotoğrafları kamuoyuna dağıtıldı.
İslam Cumhuriyeti yargısının kendi haber ajansı Mizan’ın bildirdiğine göre yirmi üç yaşındaki Mecid Rıza Rahnavard “bir grup Meşhedli yurttaşın huzurunda” asıldı.
Kuzeydoğudaki Meşhed kentindeki bir mahkeme, Rahnavard’ı “terörist saldırı” olarak nitelendirdiği bir olayda iki Besic güvenlik görevlisini bıçaklayarak öldürmek ve dört kişiyi de yaralamaktan suçlu bulmuştu. Oslo merkezli İran İnsan Hakları grubuna göre ise Rahnavard “son derece adaletsiz bir süreç ve göstermelik bir yargılamanın ardından zorla alınan itiraflara dayanılarak idama mahkûm edildi.” Rahnavard, tutuklanmasından sadece 23 gün sonra asıldı.
Ondan dört gün önce Muhsin Şekari, devletin acımasız baskısının hedefi olan ve bazı protestocularla güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmaların yaşandığı üç aylık protesto dalgasındaki rolü nedeniyle idam edilen ilk kişi olmuştu.
Henüz 23 yaşında olan Şekari, İran mahkemesinin, Tahran’da bir caddenin trafiğe kapatılması eylemine katılmak ve bir Besic güvenlik görevlisini bıçaklamak yönündeki suçlamalarının bedelini hayatıyla ödedi. Bıçaklanan Besic görevlisi saldırıdan sağ kurtulmuş ve kendisine sadece 13 dikiş atılmıştı. Yetkililer Şekari’nin suçunu itiraf ettiğini iddia etse de, yakınları onun yasal olarak temsil edilmesine izin verilmediğini, duruşmasının kapalı bir mahkemede yapıldığını, yüzünde morarma izleri olduğunu ve cesedinin kendilerine verilmediğini söyledi.
Her iki idamda da İslam Cumhuriyeti yetkilileri, en azından kamuoyuna açık bir şekilde, iki kurbanı, protestoları kışkırtmakla suçladıkları “dış mihraklar”, yani ABD emperyalizmi, İsrail ve Suudi monarşisi ile ilişkilendirmedi.
Başka bir yerde, Tahran’ın batısındaki Kerec şehrinde bir Besic üyesini öldürdükleri gerekçesiyle beş kişi idam cezasına çarptırılırken, aralarında üç çocuğun da bulunduğu 11 kişi de uzun süreli hapis cezalarına mahkûm edildi. 25 kadar kişi ise ölüm cezası gerektiren suçlarla itham edilmiş durumda. İran’ın bu yıl içinde 500’den fazla kişiyi idam ettiği göz önünde bulundurulduğunda, bu kişilerin hayatlarının büyük tehlike altında olduğu düşünülmelidir.
İdamlar halkın öfkesine yol açarken, Şekari için açılan Farsça hashtag Cuma günü dört milyona ulaştı ve pek çok İranlı idamın protestoculara karşı bir “savaş ilanı” olduğunu belirtti. Bu da Kum kentindeki ilahiyat seminerlerinden bir grup akademisyen ve üst düzey din adamının idamları kınamasına yol açtı. Yargılamaların hızını ve cezaların orantısızlığını eleştiren din adamları, bundan sonraki infazların durdurulması çağrısında bulundu.
İdamlar, İran’ın burjuva dini rejimi içindeki kriz ve korku düzeyinin altını çiziyor. Şii din adamlarının başını çektiği siyaset kurumu içindeki bazı sesler, rejimin “ahlak polisi”nin lağvedilmesi de dâhil olmak üzere hükümet karşıtı protestocuları yatıştırma girişimlerinde bulunulması çağrısında bulundu. Ancak Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi liderliğindeki mevcut yönetim, doğrudan Dini Lider Ayetullah Hamaney’e rapor veren polis ve Devrim Muhafızları, sürekli tırmanan devlet şiddeti yoluyla hareketi bastırmaya kararlı görünüyor.
Kürdistan eyaletinde “Kadın, Yaşam, Özgürlük” (“Jin, Jiyan, Azadi”) sloganıyla başlayan protestolar, Eylül ayı ortasında 22 yaşındaki Mahsa Amini adlı genç bir Kürt kadının “uygunsuz” başörtüsü taktığı gerekçesiyle polis tarafından gözaltına alındıktan sonra ölmesinden bu yana devam ediyor. Protesto hareketi, Kürtlerin çoğunlukta olduğu kuzeybatı bölgesinin dışında, öğrenciler ve gençler arasında başladı ve esasen onlar arasında devam ediyor. Son haftalarda bazı küçük esnaf, hükümet karşıtı “grev” çağrılarına çarşılardaki dükkânlarını ve işletmelerini kapatarak yanıt verdi. Öğretmenler ve İsfahan’daki çelik fabrikaları da dahil olmak üzere büyük sanayi tesislerinde çalışan bazı işçiler de hükümet karşıtı protestolarla birlikte greve gittiler.
Yetkililer protestolara baskıyla karşılık verdi. Şii din adamlarının siyasi ayrıcalıklarını ve İslam Cumhuriyeti kurumlarının yaygın yolsuzluğunu kınayan protetoscular, giderek artan oranda, hayat boyu Dini Lider Ayetullah Hamaney’in devrilmesi (“Ölüm”) çağrısında bulunuyor. Sosyal medyaya erişimi kapatan yetkililer, siyasi ve ekonomik olarak güçlü Devrim Muhafızları’na bağlı gönüllü polis gücü Besic’in on binlerce üyesini harekete geçirdiler ve kitlesel gözaltılar gerçekleştirdiler. Potansiyel grevcileri geçim kaynaklarını kaybetmekle korkutup tehdit ederken, rejimin “ulusun ve İslam’ın güvenliğine karşı suç” işlediğini iddia ettiği kişilere karşı hızlı “adalet” sağlanması çağrısında bulundular. Yetkililerin kendi rakamlarına göre güvenlik güçleri en az 200 kişiyi öldürdü. Birçoğu Batılı emperyalist güçlerin güdümünde olan ülke dışındaki STK’ler ise ölü sayısını bunun iki katından fazla, gözaltıların sayısını ise 18.000 civarında gösteriyor.
Rejimin sert baskıcı önlemleri, giderek derinleşen yoksulluk ve genişleyen toplumsal eşitsizlik koşullarında işçi sınıfının sahneye çıkacağı korkusundan kaynaklanıyor. On yıllardır, muhafazakâr İlkecilerden Reformculara kadar egemen seçkinlerin tüm hizipleri 1979 Devrimi’nden sonra verilen sosyal tavizleri geri almak için birleşmiş durumda. Son yıllarda ücretlerin ödenmemesi, özelleştirme, güvencesiz taşeron işçiliği ve sübvansiyon kesintilerine karşı bir grev ve protesto dalgası yaşandı.
Washington, Trump ve şimdi de Biden yönetiminde, İran’a karşı “azami baskı” harekâtı yürütüyor ve bir savaşa eşdeğer cezalandırıcı yaptırımlar uyguluyor. Bu harekâtın açık amacı İran ekonomisini çökertmektir. Bundaki amaç, İran burjuvazisi içindeki bölünmelerden yararlanarak Tahran’da topyekûn bir rejim değişikliği olmasa bile siyasi bir yeniden yapılanma sağlamak ve İran halkına, ABD’nin Ortadoğu ve Avrasya’daki emperyalist çıkarlarına hizmet edecek Şah’ınki gibi yeni sömürgeci bir rejim dayatmaktır.
ABD ve Avrupalı müttefiklerinin kapitalist seçkinlerinin ellerinden, Ortadoğu’daki sayısız sömürgeci ve yeni sömürgeci suçun kanı damlamaktadır. Afganistan, Irak ve Yemen’den Libya ve Suriye’ye kadar tüm toplumları mahveden son otuz yılın canice savaşları bu suçlar arasındadır. Buna rağmen onlar, dizginlenemez bir siniklik ve ikiyüzlülükle, İran rejiminin kanlı baskısını demokrasi ve insan hakları savunucusu gibi görünmek ve İran’a daha fazla ekonomik ve jeopolitik baskı uygulamak için kullanıyorlar. AB’nin en üst düzey dışişleri yetkilisi Josep Borrell, AB’nin İran’a karşı “çok sert” bir yaptırım paketi hazırladığını açıkladı ve bunun hem insan hakları ihlalleri hem de Rusya’ya insansız hava aracı tedarik etmesi nedeniyle olduğunu sözlerine ekledi.
Tahran ise protestolara verdiği şiddetli tepkiyi, başta ABD ve İsrail olmak üzere “dış güçler” tarafından kışkırtıldıklarını iddia ederek meşrulaştırmaya çalışıyor. İran, bu güçleri, Iraklı Kürtler de dâhil olmak üzere bölgesel müttefiklerini göstericileri silahlandırmak ve desteklemek için kullanmakla suçluyor.
Son haftalarda Tahran, CIA, İngiliz Gizli İstihbarat Servisi MI6 ve İsrail’in Mossad casusluk teşkilatının uzun süredir aktif olduğu, Kürtlerin kontrolündeki Kuzey Irak’ta bulunan rejim karşıtı Kürt gruplara bir dizi askeri saldırı düzenledi. Tahran, bu grupların, İran’ın kuzeybatısında en büyük huzursuzlukların yaşandığı Kürt bölgelerindeki protestoculara destek vermek üzere silahlı ekipler gönderdiğini iddia ediyor.
CIA, aralarında İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKİ), İran Kürdistan Komala Partisi, Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) ve Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’nin (PJAK) de bulunduğu Irak sınırının hemen içinde yerleşik çeşitli rakip Kürt örgütlerine fon sağlamıştır. Bu partiler, Barzani aşiretinin hâkim olduğu Irak’ın yozlaşmış Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (KBY) olduğu gibi, bir avuç ailenin yararına olacak bir tür bölgesel özerklik için baskı yapmak amacıyla, İran’ın 10 milyonluk Kürt azınlığının, dillerinin okullarda ana eğitim dili olarak yasaklanması da dâhil olmak üzere, dinci rejim tarafından uzun süredir ayrımcılığa maruz kalmasına yönelik meşru şikâyetlerini istismar etmeye çalışıyor.
Jerusalem Post’ta 9 Aralık’ta yayımlanan bir makalede, Kasım ayı ortasında Irak Kürdistanı’nda görüşülen bu partilerin yetkililerinin Tahran’ın suçlamalarını reddettikleri belirtiliyordu. Haberde Kürt örgütlerinin mevcut protestolara öncülük etmedikleri, böyle bir iddiada da bulunmadıkları ancak ayaklanmaya destek veren faaliyetlerde bulundukları öne sürüldü. Komala aktivisti Kawthar Fatahi, Jerusalem Post’a verdiği demeçte “Bizim ‘illegal hastanelerimiz’ var” ve “Yaralılara yardım götürmeleri için doktorlara para ödüyoruz. Yaralıların ailelerine para ödüyoruz. Harekete çok yardım ediyoruz ama silahlı eylem yoluyla değil,” dedi.
Buna inanmak zor. Jerusalem Post’un belirttiği gibi, “Bu hareketlerin üçü de (Komala, PDKİ ve PAK), bu yazarın üslerinde tanık olduğu gibi, makineli tüfekler ve roket güdümlü el bombaları (RPG) dâhil olmak üzere hafif silahlara sahiptir. Bu arada, İran içindeki göstericiler her gün öldürülüyor. Şu ana kadar 450’den fazla kişi hayatını kaybetti. Örgütler bir ikilemle karşı karşıya. Protestocuları savunmak için neden eldeki silahları kullanmıyorlar? Şimdi değilse ne zaman?” Jerusalem Post’un görüştüğü kişi bu soruya şu yanıtı verdi: “İnsanlar bizi içeri girmeye çağırıyor, evet. Ama biz henüz bunun zamanının olmadığını düşünüyoruz.”
Komala Partisi Genel Sekreteri Abdullah Mohtadi son günlerde Washington’daydı ve Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin kilit üyeleriyle İran’daki durum hakkında görüşmelerde bulundu. Görüştüğü kişiler arasında Demokratik Parti başkanı, önde gelen bir İran karşıtı şahin olan Senatör Bob Menendez ve Florida’dan Cumhuriyetçi Parti Kongre Üyesi Michael Waltz da var. Waltz, Kongre’deki eski ordu-istihbarat görevlilerinden oluşan yeni ve büyük gruptan biri ve Ukrayna’daki savaşın ateşli bir destekçisi.
Washington ile müttefik olan Kürt örgütlerin rolü benzersiz olmaktan çok uzaktır. Kralcılardan burjuva Milli Cephe’nin kalıntılarına, Tudeh Partisi’ne ve sahte sola kadar bir dizi göçmen siyasi güç, demokrasi ve kadın hakları mücadelesi adına emperyalist devletlere bağlı bir “İran halk hareketini” teşvik etmektedir.
Böyle bir hareket, İranlı işçilerin ve gençlerin çıkarlarını ya da temel demokratik haklar ve toplumsal eşitlik kazanmaya yönelik özlemlerini ifade etmeyecektir. Aksine, İran burjuvazisinin ve üst orta sınıfının bazı kesimlerinin yağmacı emellerini ifade edecektir. Onlar, yeni sömürgeci esarete geri dönen bir İran’ın yerel işbirlikçileri haline gelerek büyük kârlar elde edebileceklerini hesaplıyorlar.
Gerçek şu ki, yüzyılı aşkın bir süredir İran’ı ve tüm Ortadoğu’yu mahveden, savaşlar çıkaran, birbiri ardına kanlı diktatörlükleri destekleyen, dini ve ulusal-etnik bölünmeleri kışkırtan emperyalist güçlere karşı mücadele dışında bir demokrasi mücadelesinden söz etmek büyük bir sahtekârlıktır.
Din ve devletin ayrılması, kadın hakları ve tüm etnik-dilsel gruplar için gerçek eşitlik dâhil olmak üzere temel demokratik haklar ancak işçi sınıfının kırsal kitleleri ve tüm ezilenleri arkasına alarak, işçi iktidarı için mücadele etmesi ve Ortadoğu’daki kitleleri –İranlı, Kürt, Arap, Türk, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi– emperyalizme karşı harekete geçirmesiyle güvence altına alınabilir.
14 Aralık 2022
