ABD emperyalizmi yeni yılı yeni bir savaşla kutladı

Trump’ın Venezuela’ya yönelik suç teşkil eden istilasına karşı çıkalım! Maduro serbest bırakılsın!

3 Ocak 2026 Cumartesi günü, Porto Riko'nun Ceiba kentindeki José Aponte de la Torre Havalimanı'nda, askeri personel uçakların arasında yürürken, ABD'ye ait F-35 savaş uçakları pistte park halinde duruyor. (AP Photo/Alejandro Granadillo)

Dünya Sosyalist Web Sitesi, ABD’deki Sosyalist Eşitlik Partisi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, cumartesi sabahı erken saatlerde Venezuela’nın istila edilmesini ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun canice kaçırılmasını açık ve kesin bir dille kınıyor. Maduro ve eşi Cilia Flores’un derhal serbest bırakılmasını ve bölgede bulunan tüm ABD birliklerinin ve silahlı kuvvetlerinin tamamen geri çekilmesini talep ediyoruz.

En az 40 kişinin öldüğü bu istila, Trump rejiminin her türlü yasallığı tamamen reddettiğinin bir göstergesidir. Bu, uluslararası hukuka açıkça aykırı olarak başlatılmış, kışkırtılmamış bir saldırı savaşıdır ve Venezuela ile tüm Latin Amerika üzerinde sömürge kontrolünü yeniden tesis etmeyi amaçlamaktadır. Bu emperyalist saldırı, ABD’de ve dünya çapında işçi sınıfı tarafından reddedilmelidir.

Cumartesi günkü basın toplantısında Trump’ın “Savaş Bakanı” Pete Hegseth “2026’ya hoş geldiniz,” diye ilan etti. Yeni yılın daha üç günü dolmamışken Venezuela’ya yapılan bu saldırı, 2025’i belirleyen Filistin’deki soykırım ve Lübnan, Suriye ile İran’a yönelik bombardımanlarda görülen emperyalist şiddetin 2026’da daha da tırmanacağının açık bir işaretidir.

Dış ve iç politika arasında somut bir duvar yoktur. ABD sınırlarının ötesinde yapılan emperyalist gangsterliğe, aynı zamanda ülke içinde faşizan bir başkanlık diktatörlüğünü dayatmak için kurulan komplonun hızlandırılması eşlik edecektir

Cumartesi günkü açıklamalarında Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’yı “güvenli, uygun ve sağduyulu bir geçiş yapabileceğimiz ana kadar yöneteceğini” söyledi. Geçmişte Amerikan emperyalizmi, savaşlarını, ikiyüzlü bir şekilde demokrasi ve insan haklarından söz ederek meşrulaştırmaya çalışırdı; Trump bu bahaneleri terk etti. Pazar günü saldırının amacının ülke ve petrol kaynakları üzerinde kontrol sağlamak olduğunu ilan etti.

“Dünyanın en büyükleri olan ABD petrol şirketlerimizi ülkeye sokup milyarlarca dolar harcatacağız,” diyen Trump, herhangi bir direniş olması halinde daha acımasız bir askeri saldırı tehdidinde bulundu: “Gerekirse ikinci ve çok daha büyük bir saldırı düzenlemeye hazırız.”

Wall Street Journal cumartesi günü, önde gelen serbest yatırım fonları ve varlık yöneticilerinin gelecek beş yılda 500–750 milyar dolarlık “yatırım fırsatlarını” değerlendirmek üzere mart ayında Karacas’a bir heyet göndermeye hazırlandıklarını yazdı.

Venezuela, devasa petrol rezervlerinin yanı sıra diğer önemli kaynaklar açısından da son derece zengin bir ülkedir. Özellikle güneydoğuda (Guiana Highlands) önemli altın rezervleri bulunmaktadır ve altın giderek daha önemli bir ihracat hedefi haline gelmiştir. Guiana bölgesinde altın ve boksitten daha küçük ölçekte olmakla birlikte elmas yatakları da bulunmaktadır. Venezuela’da bakır, nikel, manganez ve daha küçük miktarlarda koltan ve kasiterit yatakları belgelenmiştir. Araştırmalar, potansiyel olarak önemli uranyum ve toryum yataklarının varlığını göstermektedir.

Ve her şeyden önce, savaş kritik bir jeopolitik amaca hizmet etmektedir. Venezuela’nın işgali ve cumhurbaşkanının kaçırılması, Trump’ın cumartesi günü ifade ettiği gibi, “Amerikan egemenliğini tehdit eden herkese” bir “uyarı” niteliğindedir.

Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne atıftan bulunan Trump, “Batı Yarımküre’de Amerikan hakimiyeti bir daha asla sorgulanmayacak,” dedi ve saldırıyı “küresel gücü daima belirleyen demir yasaların yeniden tesis edilmesi” olarak nitelendirdi.

Hemen hedefte olanlar, ABD’nin emperyalist çıkarlarına karşı hareket edebilecek Latin Amerika hükümetleridir. Trump, Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’dan söz ederken bir haydut gibi konuşarak, “Kendine dikkat etmesi gerek,” uyarısında bulundu. Faşist Savaş Bakanı Pete Hegseth ise “Amerika irademizi her yerde, her zaman yansıtabilir,” dedi ve Venezuela ile geçen yıl İran’ın nükleer tesislerine yapılan bombardıman arasında doğrudan paralellik kurdu. Ardından şöyle alay etti: “Maduro’nun şansı vardı, tıpkı İran’ın şansı olduğu gibi—ta ki şansını kaybedene dek.”

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio —Trump’ın Ribbentrop’u— Küba hükümetini de bir gangster gibi tehdit ederek “Ben ada ülkesinin lideri olsaydım endişelenirdim,” dedi.

Ancak tehditler yalnızca Latin Amerika ile sınırlı değil. Venezuela ve İran’ın yanı sıra ABD geçen yıl Suriye, Irak, Yemen, Somali ve en son olarak da aralıkta Nijerya’yı bombaladı. Trump Meksika’ya savaş tehdidinde bulundu, Grönland ve Kanada’nın ilhakını gündeme getirdi ve Panama Kanalı’nın ABD’nin kontrolü açısından “müzakereye kapalı” olduğunu ilan etti.

Çin’e gönderilen saldırgan mesaj apaçık ortadadır. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, saldırıdan sadece saatler önce, Pekin’in Latin Amerika ve Karayip İşleri Özel Temsilcisi Qiu Xiaoqi’nin liderliğindeki üst düzey bir Çin heyetiyle enerji işbirliğini görüşmüştü. Bu görüşmeye denk düşecek şekilde zamanlanan ABD baskını, Çin ile Latin Amerika arasında gelişen bağları bozmayı amaçlayan bir saldırıydı.

Trump yönetiminin eylemleri sadece suç değil, düpedüz çılgınlıktır. 2003’te ABD Irak’ı işgal ettiğinde Dünya Sosyalist Web Sitesi şöyle yazmıştı: “Amerikan emperyalizmi felaketle randevulaşmıştır. O dünyayı fethedemez. Ortadoğu’daki kitlelere yeniden sömürgeci prangalar vuramaz… Savaş yoluyla iç sorunlarına geçerli bir çözüm bulamayacaktır.”

Bu uyarı doğrulanmıştır. Şu anda harekete geçirilen şey ise daha da pervasızdır: bir katastrofla randevu.

Trump cumartesi günü Venezuela’ya diktatörlük dayatma niyetini ilan ederek ülkenin Rubio, Hegseth ve Trump rejiminden diğer yetkililer tarafından “yönetileceğini” söyledi; sanki 30 milyon nüfusa sahip ve 900 bin kilometre kareyi aşan bir ülke Washington’daki bürokratlar tarafından yönetilebilirmiş gibi. Gerçekte, böyle bir işgal, yüz binlerce ABD askerinin konuşlandırılmasını ve kitlesel direnişin ortasında acımasız bir şehir savaşı harekâtını gerektirecektir. Trump, kara kuvvetlerini göndermekten korkmadığını söyleyerek bunu açıkça ifade etti.

2003 Irak istilasının yaklaşık 180.000 koalisyon askerine ihtiyaç duyduğu, bunun da 130.000’inin ABD’den geldiği hatırlanmalıdır. Toplamda neredeyse yarım milyon ABD personeli bölgeye konuşlandırılmıştı. Nüfusu Venezuela’dan az olan Irak, on yıldır süren ambargolarla zaten harap edilmiş durumdaydı. Venezuela’ya boyun eğdirilmesi için gereken işgalin ölçeği, hızla Latin Amerika çapında ve hatta dünya genelinde uzun süreli ve kanlı bir çatışmaya dönüşebilir.

Trump hükümetinin pervasızlığı ancak Amerikan emperyalizminin krizi bağlamında anlaşılabilir. Siyasi olarak, Trump’ın eylemlerinin arkasında, mali aristokrasi ve devlet aygıtının üst düzey isimlerini de içine alan Epstein seks ticareti ağını çevreleyen patlayıcı ifşaatlardan dikkatleri başka yöne çekme çabası da dahil olmak üzere, pek çok açıklanmamış neden olduğu şüphesizdir.

Ancak daha kritik çıkarlar söz konusudur. Amerika Birleşik Devletleri, militarizm ve savaş yoluyla Amerikan kapitalizminin uzun zamandır süren gerilemesini tersine çevirmeye çalışıyor. ABD’nin küresel hakimiyetinin ekonomik temelleri önemli ölçüde aşınmıştır. Altın, ons başına 4.300 doları aştı; bu, küresel rezerv para birimi olarak dolara olan güvenin çöküşünün fiili bir göstergesidir. Ulusal borç 38 trilyon doları aştı. Venezuela’nın petrolüne el konulması ve Batı Yarımküre üzerinde Amerikan kontrolünün yeniden tesis edilmesi, egemen sınıf tarafından ekonomik ve jeopolitik konumunun kurtarılması için gerekli görülmektedir.

Bu politikanın gerçekleştirilmesi, işçi sınıfına yönelik saldırının büyük ölçüde tırmandırılmasını gerektirecek. Silahlanmanın ve küresel fetihin bedeli, kemer sıkma politikalarının ve yaşamsal sosyal programların yok edilmesinin yoğunlaşması biçiminde halka yüklenecek. Yurt dışında yeni sömürgeci tahakküm dayatabilmek için yönetim aynı zamanda yurt içinde kitlesel muhalefetin üstesinden gelmek zorunda kalacak. Bu stratejinin kaçınılmaz felaketleri, uluslararası düzeyde ve ABD içinde daha büyük bir şiddetle karşılanacaktır.

Cumartesi günkü basın toplantısında Trump’ın tutarsız sözleri, Maduro’nun “kaçırılmasından” övünmeye, ardından büyük Amerikan şehirlerini tehdit etmeye kadar uzandı. Washington D.C., Los Angeles, Memphis ve New Orleans’a Ulusal Muhafız konuşlandırmalarını överek bunun daha fazla şehirde yapılması gerektiğini söyledi. ABD’yi yurt dışında yöneten o “demir yasalar” aynı zamanda ülke içinde halka uygulanacaktır.

Trump’ın tek başına hareket etmediğini anlamak şarttır. O, Amerikan egemen sınıfının seçtiği bir araçtır; demokratik veya yasal yollarla artık uygulanamayacak politikaları uygulamak için oligarşinin içinde çıkan bir gangsterdir.

2025’te ABD’li milyarderler —yaklaşık 900 kişi— servetlerinde yüzde 18 artış sağlayarak toplamda neredeyse 7 trilyon dolarlık servete ulaştılar. Sadece on kişi bu artışın 750 milyar dolarını tek başına gerçekleştirdi. Alman egemen sınıfı, diktatörlük yoluyla gerçekleştirilebilecek politikaları uygulamak için 1933 yılında Hitler’i iktidara getirmişti. Trump da aynı işlevi görüyor.

Amazon milyarderi Jeff Bezos’un sahibi olduğu Washington Post gazetesi, Maduro’nun kaçırılmasını “son yıllarda bir başkanın yaptığı en cesur hamlelerden biri” olarak öven bir makale yayımladı. Gazete askeri operasyonu “tartışmasız taktik başarı” olarak selamladı, Maduro’nun düşüşünü “iyi haber” diye nitelendirdi ve önceki yönetimlerin tereddüt ettiği konularda Trump’ın “sonuna kadar gitme” iradesini övdü.

Demokratik Parti de aynı sınıfın temsilcisidir ve Trump’la aynı sistemi savunmaktadır. Onlardan ciddi bir muhalefet beklenemez. Aralarındaki farklar taktikseldir, stratejik değil. Venezuela saldırısına verilen cılız tepkide bu açıkça görüldü. Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, Kongre’nin bilgilendirilmemesinden şikâyet etti ama Maduro’nun “meşru hükümet başkanı olmadığını” yineledi.

Haftalar önce Demokratlar ve Cumhuriyetçiler ortaklaşa 900 milyar dolarlık bir askeri harcama yasasını geçirerek şu an kıyasıya uygulanan emperyalist gündemi açıkça desteklediler.

Senatör Bernie Sanders, geniş halk muhalefetini öngörerek, Venezuela’ya yönelik eylemi “yasa dışı ve anayasaya aykırı” olarak nitelendiren bir açıklama yaptı ama savaşı durduracak bir strateji önermedi ve kitlesel bir seferberlik çağrısında bulunmadı.

İşçi sınıfından bir yanıt gelecektir ve bu sadece Venezuela ve Latin Amerika ile sınırlı kalmayacaktır. Sömürgeci tahakkümün yeniden dayatılması dünya çapında çok büyük bir direnişle karşılaşacaktır. ABD’de anketler Venezuela’ya karşı bir savaşa ezici bir muhalefet olduğunu gösteriyor. Trump’ın görevdeki ilk yılının sonunda sadece yüzde 36 olan onay oranı, yarım asırdan fazla bir süredir aynı dönem için kaydedilen en düşük orandır.

Venezuela’ya yönelik saldırının ardından saatler içinde gösteriler patlak verdi; bu, daha da büyüyecek olan halk muhalefetinin ilk göstergesidir. Ancak, Gazze soykırımına karşı kitlesel protestoların deneyimi, Washington’a yapılan çağrıların hükümetin politikası üzerinde hiçbir etkiye sahip olmayacağını göstermiştir. Bir program ve önderlik olmadan, halkın öfkesi kapitalist devletin siyasi yapılarına geri yönlendirilmektedir.

Gerekli olan, işçi sınıfının, sosyalist bir program temelinde, siyasi mücadeleye bilinçli müdahalesidir. Savaşın kapitalist sistemdeki köklerini ve ülkeyi yöneten oligarşinin çıkarlarını görmezden gelen savaş kınamaları, yalnızca yenilgiye ve moral bozukluğuna yol açar.

Böyle bir mücadelenin koşulları şu anda oldukça olgunlaşmıştır. Yurt dışındaki savaş, yurt içindeki toplumsal karşıdevrimden ayrı düşünülemez: hızla artan enflasyon, yapay zekâ kaynaklı işten çıkarmalar, derinleşen yoksulluk ve her türlü demokratik ve sosyal hakkın sistematik olarak ortadan kaldırılması.

Oligarşi, sosyal bir barut fıçısının üzerinde oturmaktadır. Amerikan emperyalizminin dünyadaki volkanik patlaması, küresel bir sınıf mücadelesi tsunamisini harekete geçirmektedir. Her ikisi de kapitalist sistemin aynı çelişkilerinden kaynaklanmaktadır.

Bu durum en şiddetli şekilde ABD’de kendini göstermekle birlikte, aynı temel eğilimler tüm dünyada mevcuttur. Bütün emperyalist güçler şu anda dünyanın küresel yeniden bölüşümüne girişmiş durumdadır.

Avrupa’da, büyük kapitalist hükümetler, Rusya’ya karşı savaş çığırtkanlığı yaparken ve sosyal programları yok ederken, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük silahlanma kampanyalarını yürütüyorlar. Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırısı, Britanya, Fransa ve NATO’daki diğer emperyalist ortakları için, eski sömürge imparatorluklarını geri kazanmaya yönelik bir sinyal olarak görülüyor. Büyük bir askeri takviyeye girişen Alman egemen sınıfı, Dördüncü Reich hayallerini kurarken kıtada ve ötesinde askeri gücünü öne sürüyor.

Egemen sınıf, 2026’nın nasıl bir yıl olmasını istediğini açıkça ortaya koymuştur: sınırsız askeri şiddetin hüküm sürdüğü bir yıl. Buna, 2026’yı sınıf mücadelesinin ve sosyalizm için kitlesel bir hareketin geliştiği bir yıl yaparak cevap verilmelidir.

Savaşa karşı mücadele, onu besleyen kapitalist sisteme karşı mücadele demektir. Bu mücadeleye, gerçek demokrasi ve eşitliği tesis etmek için halkın tüm ilerici kesimlerini bir araya getiren işçi sınıfı tarafından önderlik edilmelidir.

Oligarkların diktatörlüğünün alternatifi sosyalizmdir. Bu, kapitalizmi sona erdirmek ve toplumu özel kâr değil, toplumsal ihtiyaçlar temelinde yeniden örgütlemek için bağımsız bir siyasi hareketin inşası gerektirmektedir.

Sosyalist Eşitlik Partisi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, ABD, Latin Amerika ve dünya genelindeki işçilere, öğrencilere ve gençlere çağrıda bulunuyor: Saflarımıza katılın. ABD’de Sosyalist Eşitlik Partisi’ni ve dünya çapında DEUK’un şubelerini inşa edin. İşçi sınıfını tüm sınırların ötesinde birleştirmek, kapitalizmi ortadan kaldırmak ve yeni bir toplumun temelini atıp sosyalizmi kurmak için mücadeleye katılın.

Daha fazlasını okuyun

Loading