Perspektif

“Hükümetler, savaşlar başladığında hiç olmadığı kadar zayıftırlar.”

WSWS’nin acil durum toplantısı, ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşını durdurmaya yönelik sosyalist bir strateji ortaya koydu

8 Mart’ta Dünya Sosyalist Web Sitesi, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş üzerine acil bir küresel çevrimiçi toplantı düzenledi; dünyanın dört bir yanından binlerce kişi etkinliğe katıldı. Etkinlik, başka hiçbir yerde bulunmayan devrimci bir perspektif öne sürdü: Bu savaşı ve tüm emperyalist savaşları sona erdirebilecek tek toplumsal güç olarak uluslararası işçi sınıfına yönelen sosyalist, anti-emperyalist bir analiz. Bu analiz, burjuva yorumcuların ve sahte sol örgütlerin çizdiği her türlü çerçeveden keskin biçimde ayrılıyor; zira onların hiçbiri, İran’a karşı yürütülen bu savaşa karşı çıkan milyarlarca işçi için ileriye giden bir yol sunmuyor.

Çevrimiçi toplantı, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) —dünya Troçkist hareketinin— liderlerini uluslararası bir panelde bir araya getirdi: Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North; Sosyalist Eşitlik Partisi (Kanada) Genel Sekreteri Keith Jones; Sosyalist Eşitlik Partisi (Almanya) Genel Başkanı Christoph Vandreier; Sosyalist Eşitlik Partisi (Britanya) Ulusal Sekreter Yardımcısı Tom Scripps; Sosyalist Eşitlik Partisi (Türkiye) Başkanı Ulaş Sevinç ve Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikası başkanlığına aday olan Mack Trucks otomotiv işçisi Will Lehman. Etkinliğin moderatörlüğünü Sosyalist Eşitlik Partisi (ABD) Genel Sekreteri Joseph Kishore ve Sosyalist Eşitlik Grubu’ndan (Yeni Zelanda) Tom Peters üstlendi.

Toplantı, ABD ve İsrail savaş uçaklarının pazar günü Tahran’ı art arda dokuzuncu kez bombalamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Petrol depolama tesislerine yönelik saldırıların ardından İran başkentinin üzerini kapkara bir duman kapladı. Toplam can kaybı 1.300’ü aşarken binlerce kişi yaralanmış durumda. Trump yönetimi ise açıkça ülkeye kara kuvvetleri göndermeyi planlıyor.

Toplantının açılışında Kishore, savaşın emperyalist niteliğini şu sözlerle özetledi: “Bir haftayı biraz aşan bir sürede, emperyalist şiddetin hızlı bir tırmanışına tanık olduk. Bu, tüm Ortadoğu’yu, hatta tüm dünyayı yangın yerine çevirme tehlikesi yaratıyor.” Minab’da kız okuluna yapılan ve 150 çocuğun öldürüldüğü saldırı, şehirlerin bombalanması ve uluslararası sularda silahsız bir İran gemisinin torpille vurulması; Kishore tüm bunların “bir imha savaşı”na işaret ettiğini söyledi. Trump yönetimi “uluslararası hukuka ya da Amerikan emperyalizminin eylemlerini kısıtlayan herhangi bir şeye bağlı olmadığını ilan ediyor. Koşulsuz teslimiyeti dayatıyor ve 90 milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkeye tam yıkım ve kesin ölüm vaat ediyor.”

Bu suçları tarihsel bir çerçeveye oturtan David North ise savaşı Nürnberg davaları bağlamında ele aldı. “Nürnberg’de sanıkların —Göring, Keitel, Jodl’ün— aleyhine yöneltilen temel suçlama ‘barışa karşı suçlar’dı; yani herhangi bir hukuki gerekçe olmaksızın savaş başlatmaktı” dedi. “Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik yakın bir tehdit yoktu. İran’ın nükleer bir saldırı başlatmak üzere olduğuna dair saçmalık da dahil hiçbir iddiaya hiç kimse inanmıyor. Herkes bunun bir yalan olduğunu biliyor.” North, Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin, “Nazi rejiminin önderlerinin yargılanmasının ve nihayetinde idamının temelini oluşturan suçlara doğrudan bulaştığını” belirtti.

North, savaşı, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından rakipsiz bir küresel hegemonya kurmaya yönelik 35 yıllık ABD politikasının bir parçası olarak konumlandırdı ve bu stratejinin “Trump’la başlamadığını” vurguladı. Başvurulan yöntemler “giderek daha şiddetli ve kontrolden çıkmış bir hal alıyor; zira tüm projenin gerçekleştirilmesi ancak temelde küresel bir kitlesel imha politikasıyla mümkün.” Savaşın asıl amacı ise “20. yüzyılı silmek —20. yüzyılın ulusal demokratik ve sosyalist mücadelelerinin tüm sonuçlarını yok etmek, sanki bunların hepsi büyük bir hataymış gibi davranmak, sömürgeci egemenliğin yeniden tesis edilebileceğini ve emperyalizmin hükmedebileceğini öne sürmektir.” North’a göre bu durum, egemen sınıfların şu eski sloganına indirgenebilir: “Köleydiniz ve köle kalacaksınız.”

North, Tahran’da yaşananların “son iki yılda Gazze’de gördüklerimizin bir devamı olduğu” uyarısında bulundu. “Ve işçi sınıfı bunu durdurmadığı takdirde, gelecekteki savaşlarda göreceğimiz görüntüler Tahran’dan değil —Moskova’dan, Pekin’den olacak.”

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth toplantıda gösterilen videosunda, İran’a karşı savaşın “aptalca angajman kuralları olmadan, ulus inşası bataklığına saplanmadan, demokrasi inşa etme girişimleri olmadan, politik olarak doğru savaşlar olmadan” sürdürüleceğini övünerek söylüyor ve ekliyordu: “Biz kazanmak için savaşırız, zamanı ve yaşamları boşa harcamayız.”

Keith Jones ardından savaşın İran’ın sivil halkı üzerindeki yıkıcı etkisini ayrıntılı biçimde aktardı. İran Kızılayı başkanına atıfla 6.000’den fazla sivil yapının hasar gördüğünü —bunlar arasında 5.535 konut, 64 okul ve 14 sağlık merkezinin bulunduğunu— belirtti. Jones, Batı yaptırımları nedeniyle son yirmi yılda on binlerce, hatta yüz binlerce İranlının hayatını kaybettiğine dikkat çekti ve Trump’ın 2018’de ABD’yi İran nükleer anlaşmasından çektiğini, “İran ekonomisini çöküşe sürüklemek ve rejim değişikliği sağlamak amacıyla” yaptırımlar uyguladığını hatırlattı. Bu yaptırımlar “Joe Biden’ın Demokrat yönetimi döneminde de kesintisiz sürdürülmüştü.”

Christoph Vandreier, geçen hafta Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in Washington’a giderek Trump’a “Tahran’daki bu korkunç rejimi ortadan kaldırma konusunda aynı sayfadayız,” dediğini aktardı. Vandreier, Hegseth’in söylemiyle Nazilerin söylemi arasında doğrudan bir paralellik kurdu: “Kural yok, kazanmak için savaşıyoruz dediğinde, bu Hitler’in Polonya’ya saldırıdan kısa süre önce ordu subaylarına yaptığı konuşmada söylediklerine oldukça benziyor: ‘Galibin daha sonra doğruyu söyleyip söylemediği sorulmayacak. Savaşı başlatırken ve sürdürürken önemli olan adalet değil, zaferdir.’” Vandreier Almanya’nın “kıtadaki en güçlü silahlı kuvvetleri inşa etmeyi ve Hitler’den bu yana görülmemiş bir ölçekte yeniden silahlanmayı” planladığını da ekledi.

Vandreier, Almanya’daki Sol Parti’nin (Die Linke) tutumunu da ifşa etti: Partinin Genel Başkanı Jan van Aken, İran liderlerine yönelik suikastları “onların ortadan kalkmış olmasının iyi olduğunu düşünüyorum ve cehennemde yanıp kavrulsunlar,” diyerek alkışlamıştı. Van Aken savaşı suç olarak nitelendiriyor ve hukuksuz olduğunu söylüyor ancak Vandreier’in de belirttiği üzere o “aynı zamanda savaşın sonucunu meşrulaştırıyor ve amaçlarını destekliyor.”

Tom Scripps de Britanya’nın suç ortaklığını ele aldı: “Bir kez daha, İşçi Partisi hükümeti Birleşik Krallık’ı, halkın ezici çoğunluğunun karşı çıkmasına rağmen Ortadoğu’da suç teşkil eden bir savaşa sürüklüyor.” Britanya Ulusal Güvenlik Konseyi’nden sızan raporlar, hükümetin ilk saldırılardan iki hafta kadar önce haberdar edildiğini ortaya koymuştu. Britanya ordusu üst düzey yetkilileri, “Birleşik Krallık hükümetinin buna dahil olmasına bir tür gerekçe ileri sürülebilmesini sağlayacak bir talebin nasıl oluşturulacağı konusunda Amerikalı meslektaşlarıyla” görüşmüştü.

Ulaş Sevinç, İzmir, Kınık’taki Polyak Eynez madeninde 1.200’den fazla madencinin savaştan önce patlak veren ve savaşın ilk günlerinde devam eden fiili grevine dikkat çekti. “Bu fiili grev süresince işçiler arasında açıkça şu tartışıldı: Eğer işçiler şimdi maden yönetimine el koyarlarsa, sonra ülkenin yönetimine de el koyabilirler.” Madenciler “Emperyalist savaşa karşı harekete geçirilmesi gereken toplumsal gücü nesnel olarak gösterdiler.”

Will Lehman, Amerikalı işçilerin savaşa olan büyük muhalefetini aktardı. Lehman “İran savaşına ABD vatandaşlarının yalnızca yüzde 20’si destek veriyor — işçilerle konuşunca bu oran bile aslında yüksek geliyor bana,” dedi. Pensilvanya’nın Quakertown kentinde ICE’ı protesto eden lise öğrencilerine polisin saldırdığını aktaran Lehman bölgenin İç Savaş öncesinde Kaçak Köle Yasası’na karşı direnişteki devrimci geleneğine dikkat çekti. “Yaygın bir muhalefet var. Pensilvanya’da yeniden devrim rüzgârları estiğine dair bir his var.”

North, Jacobin ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) tarafından öne sürülen, ABD’nin “İsrail için savaştığı” fikrini ele aldı. Bunu kesinlikle reddeden North şunları söyledi: “Köpek dilediği kadar havlayabilir ama ipi sahibinin elindedir. Amerikan politikasını İsrail yönetmiyor.” North 1953 İran darbesinin tamamen Amerika Birleşik Devletleri tarafından düzenlendiğini ve Şah’ın “Körfez’in jandarması” işlevi gördüğünü hatırlattı. Bu rol, o dönemde İsrail’in oynadığından çok daha belirleyiciydi. “Bunu yalnızca bir İsrail savaşı olarak sunmak, Amerikan emperyalizmine kılıf sağlamak ve bu savaşı Amerika Birleşik Devletleri’nin bütünsel küresel stratejisinden koparmak anlamına gelir.”

North, “Amerika Birleşik Devletleri bu savaşı kaybedecek” öngörüsünde bulundu; sadece İran halkının direnişinden dolayı değil, “daha temelde, savaşı doğuran çelişkilerin her kapitalist ülkede toplumsal çelişkileri de keskinleştirdiği” için. North, Troçki’nin 1934 tarihli “Savaş ve Dördüncü Enternasyonal” yazısına atıfla “savaş haritasını değil, sınıf mücadelesi haritasını takip etme” gereğini hatırlattı.

Kapanış konuşmasında North, genç kuşağa doğrudan seslenerek, Lenin’in savaş başladığında hükümetlerin “hiç olmadığı kadar zayıf” olduğuna dair değerlendirmesine atıf yaptı. “Belki de en yanıltıcı propaganda, bu hükümetin her şeye muktedir olduğu anlayışıdır. Öyle değil. Trump, bu hükümet, bu savaşta her şeyi riske atıyor.” North, Bağımsızlık Bildirgesi’nin “insanlığın yargısına duyduğu o yerinde saygı” çağrısını anımsatarak sordu: “Bu hükümet, kimsenin görüşüne saygı gösteriyor mu? O aptal, alçak, hüküm giymiş Donald Trump ile onun siyasi kaçıklardan oluşan zümresi dışında saydığı biri var mı? Kimseye saygıları yok. Amerikan halkına saygıları yok. Dünyanın ne düşündüğüne saygıları yok.”

Kishore, Gazze protestolarının siyasi derslerinin altını çizdi; WSWS daha başından bu protestoların İran’ı hedef alan daha geniş bir savaşın bir cephesi olduğu uyarısında bulunmuştu. Büyük gösteriler çeşitli örgütler tarafından “siyaset kurumuna baskı yapma perspektifine” kanalize edildi; “oysa gerekli olan, işçi sınıfı içinde bir hareketin geliştirilmesi, işçi sınıfının sosyal gücünün harekete geçirilmesidir. Silah üretimi, nakliye, lojistik... İşçi sınıfı bu duruma müdahale etmek için muazzam bir güce sahiptir.” New York Belediye Başkanı DSA’lı Zohran Mamdani’nin İran’ın bombalanmasının “hemen arifesinde” Beyaz Saray’ı ziyaret edip Trump’la el sıkıştığını belirten Kishore, bunun DSA’nın “tam siyasi iflasını” gözler önüne serdiğini vurguladı.

Peters, etkinliği sonlandırırken, konuşmacıların katkılarından yola çıkarak şunları söyledi: “İşçi sınıfı güçsüz değildir ve savaşa, ekonomik krize, yaşam koşullarına yönelik saldırılara karşı olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa’da ve başka yerlerde faşizmin ve otoriter rejimin gelişmesine karşı da harekete geçecektir. Ancak küresel ölçekte gelişmekte olan ve gelişecek olan bu hareket siyasi önderlik gerektirmektedir; bu önderlik uluslararası olmalı ve tarih boyunca sürdürülen devrimci mücadelelerin derslerine dayandırılmalıdır.”

Pazar günkü toplantı, İran’a karşı savaşı durdurabilecek ve durdurması gereken toplumsal güç olarak uluslararası işçi sınıfını teşhis eden tek ciddi siyasi analizi sunmuştur. Tüm okurarımızı toplantımızı izlemeye, videoyu mümkün olduğunca geniş bir çevreyle paylaşmaya, çıkarılan dersleri ve ileriye giden yolu iş arkadaşları, aileleri ve dostlarıyla tartışmaya davet ediyoruz. En önemlisi, eğer ülkenizde bir şubesi varsa hemen Sosyalist Eşitlik Partisi’ne katılın; eğer henüz yoksa Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşası konusunda inisiyatif alın.

Loading