99 kişinin İspanya’ya ulaşmaya çalışırken ölmesinin ardından Avrupa hükümetleri göçmenlere karşı sert önlemler talep ediyor

31 Temmuz 2026 Cuma günü, Fas’ın kuzeyindeki Fnideq kasabasından İspanya’ya ait Ceuta’ya geçmeye çalıştıktan sonra sahilde yürüyen insanlar. [AP Photo]

Geçtiğimiz perşembe ve cuma, Fas’tan İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı (eksklav) Ceuta’ya (Sebte) yüzerek geçmeye çalışan on binlerce insanın umutsuz girişimleri sırasında en az 99 kişi öldü, 100’den fazla kişi ise kayıp. 24 saat içinde 60 bini aşkın insan hedefine ulaştı ama onları İspanyol ordusunun vahşi şiddeti ve yoksulluğun pençesindeki Fas’a geri gönderilmelerini dayatan planlı bir kampanya karşıladı. Avrupa genelinde siyaset kurumu ve medya organları, Avrupa’ya “saldıran” göçmenlerin oluşturduğu “hibrit tehdit” üzerine aşırı sağcı söylemleri seri üretime soktu ve “istilacılara” yönelik öfkeli kınamalarla doldu.

Kitlesel geçişi tetikleyen şey, İspanya Yüksek Mahkemesi’nin, İspanyol topraklarına ulaşmaya çalışırken denizde yakalanan mültecilerin derhal sınır dışı edilmesini yasaklayan kararı gibi görünüyor. Ne var ki İspanya’nın Sosyalist Parti önderliğindeki hükümetinin, tıpkı İtalya’da Meloni ve ABD’de Trump gibi isimlerin başını çektiği aşırı sağcı hükümetler gibi, bu tür hukuki inceliklere ayıracak vakti yok. Avrupa’nın bir “istila” yaşadığı yönündeki Trump’ın çıkarcı propagandasını tekrarlayan İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, göçmenleri “İspanya’nın toprak bütünlüğüne saldırı” başlatmakla suçladı ve orduyu Ceuta’ya gönderdi.

Sanchez, Haziran 2022’de, hükümetinin Kuzey Afrika’daki ikinci İspanyol toprağı Melilla sınırında İspanyol Sivil Muhafızları ile Fas jandarmasının 37 mülteciyi katlettiği kanlı kıyıma göz yumduğu sırada da tıpatıp aynı dili kullanmıştı. 2022 katliamı sırasında sahte sol Podemos’u da içeren Sanchez hükümeti, Avrupa egemen seçkinlerinin, 1930’ların ve 1940’ların faşist diktatörlüklerinden bu yana Avrupa’da görülmemiş olan, devlet eliyle örgütlenmiş göçmen karşıtı şiddeti diriltme politikasının ayrılmaz bir parçası oldu. Podemos’un Aralık 2023’te Sanchez hükümetinden ayrılmasının ardından iktidarda kalmayı sürdürmek için ondan kopan Sumar partisi de göçmenlerin Ceuta’ya girmesine izin verdiği için Fas’ı suçlayarak ve BM’ye Fas’ın rolünü soruşturmasını talep eden bir mektup göndererek göçmen karşıtı ajitasyona katıldı.

Polisle birlikte çalışan askerler, Ceuta’daki göçmenleri hızla toplayıp Fas’a geri gönderdi; öyle ki pazar gününe gelindiğinde hükümet yetkilileri, herhangi bir hukuki duruşma dahi yapılmaksızın, neredeyse herkesin geri gönderildiğini ilan edebiliyordu. Oradaki bir adam, Almanya’nın Tagesschau haber programına, yetkililer girişe keyfi biçimde pasaport kontrolü koymaya karar verdiği için yiyecek almak üzere bir süpermarkete girmesinin bile yasaklandığını anlattı.

Toplumsal ve ekonomik sefaletten ve siyasi zulümden kaçmaya çalışan çaresiz insanlara yönelik bu zalimce vahşet ister muhafazakâr ister sosyal demokrat ister sahte sol partilerden oluşsun, kıtanın tüm hükümetlerinin uyguladığı Avrupa Kalesi politikasının sonucudur. Avrupa Birliği, faşist Trump’ın bile gıpta edeceği, ağır silahlı muhafızların devriye gezdiği dış sınırlar inşa ederek, kıtaya girmek isteyenler için iltica hakkını fiilen ortadan kaldırmış durumda. Bunun sonucunda, Kayıp Göçmenler Projesi’ne göre, 2014’ten bu yana Akdeniz’i geçip Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken 32 binden fazla mülteci ve göçmen ölü ya da kayıp olarak kaydedildi.

Ceuta’ya akından yalnızca birkaç gün önce, Batı Afrikalı 140’tan fazla göçmen, Moritanya açıklarında bir teknede ölü bulundu; bu dehşet verici olay Avrupa medyasında neredeyse hiç haber yapılmadı. Tekne, İspanya’ya iki bin kilometreden uzak olan Gine’den yola çıkmış ama yolda yakıtı ve yolcular için yiyeceği tükenmişti. İspanya ve AB, Kanarya Adaları üzerinden kıtaya ulaşma seçeneğini kapattığından bu yana, Atlantik’ten geçen bu ölümcül rotalara rağbet arttı.

Avrupa’nın aşırı sağı, göçmen karşıtı faşist propagandayı tırmandırmak için Ceuta’daki olaylara sarılırken, kıta genelindeki siyaset kurumu da bu kampanyayı ana akım söyleme daha da fazla yedirmek için elinden geleni yapıyor. İtalya’nın Mussolini hayranı Başbakanı Giorgia Meloni, İspanya’yla Schengen Anlaşması’nın bir ay süreyle askıya alındığını duyurdu; bu adım, iki ülke arasındaki pasaportsuz seyahati durduruyor.

AB’nin 27 üye devletinden 22’sinin hükümeti, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e gönderdikleri bir mektupla salı günü için içişleri bakanlarının olağanüstü toplanmasını talep etti.

Mektup, savaşa hazırlanan bir askeri gücün üslubunu yansıtıyordu. Histerik ifadelerle, “Avrupa Birliği’ne yasa dışı girişin mümkün olduğu algısını yaratmaya yönelik hibrit tehditlerden” ve mevcut durumun “daha fazla girişimi teşvik edeceğinden, ortak göç politikamıza güveni sarsacağından ve tüm üye devletler için yansımaları olacağından” söz ediyordu.

Almanya’nın muhafazakâr Şansölyesi Friedrich Merz, Fas’ın “yasa dışı göçmenleri derhal geri almasını” talep etti. Merz hükümeti, mültecilere karşı aşırı sağcı Almanya için Alternatif’in savunduğu politikaları uyguluyor. Eski Stalinist Sosyalist Halk Partisi’nin ve sahte sol Kırmızı-Yeşil İttifak’ın desteklediği sosyal demokrat Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise, Ceuta ve Melilla Schengen bölgesinin parçası olmamasına rağmen, meslektaşlarına “Schengen işbirliğinin askıya alınması da dahil tüm seçenekleri değerlendirme” çağrısı yaptı.

Sanchez buna, Ceuta’daki olayların suçunu “insan kaçakçılarına” yükleyerek yanıt verdi. Oysa işin aslı şudur: Kuzey Afrika’daki bu çaresizlik manzaralarının yaşanmasının nedeni, AB’nin kıtaya açılan tüm yasal yolları kapatmış olmasıdır. Gerçek suçlular Brüksel, Berlin, Paris, Roma ve Madrid’deki hükümet liderleridir. Onların temel demokratik hakları hiçe sayması ve göçmenleri dışarıda tutmaları için Afrika’daki otoriter rejimlere akıttıkları fonlar, insanları çaresiz yollara zorlayan toplumsal sefaleti yaratıyor. Politikaları, faşist Trump’ınkilerden hiç de daha iyi değildir. Trump’ın göçmen polisi ICE’ın haydutları, ABD’de kalma yasal hakkına sahip olsun ya da olmasın göçmenleri yakalamak için Amerikan kentlerinin sokaklarında kol geziyor ve kurbanlarına karşı düzenli olarak öldürücü güce başvuruyor.

Libya sahil güvenliği ve Mısır’daki eli kanlı askeri diktatörlük, Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenlerin “geri çekilmesi” denilen operasyonları yürütmek için AB fonlarından milyarlarca avro alıyor. Bu süreç; işkencenin ve köleliği andıran koşulların açığa çıktığı toplama kampı tarzı tesislerin kurulmasını ve AB’nin parayla satın aldığı haydutların aç göçmen gruplarını Büyük Sahra’da öylece terk ettiği “çöle terk” politikalarını içeriyor. Uluslararası Af Örgütü’nün bir raporuna göre, Ocak-Mart 2024 arasındaki üç aylık dönemde, Sudan’da iç savaş sürerken yaklaşık 800 kişi Mısır tarafından bu ülkeye geri gönderildi.

Avrupa emperyalizmi bu yolla, bankalarının, şirketlerinin ve mali oligarklarının kıtanın vahşi yeni sömürgeci yağmasını yoğunlaştırabileceği Afrikalı “ortakları” güçlendirmeye çalışıyor. Binlerce siyasi muhalifini katlettiği 2013 darbesiyle iktidarı alan Mısır diktatörü Abdülfettah el-Sisi, Berlin’de ve diğer Avrupa başkentlerinde kırmızı halıyla ağırlanıyor. Karşılığında Kahire, Avrupa’nın büyük kapitalist işletmeleri için, zengin hissedarlarının ceplerine nakit akışını sürdürecek son derece kârlı sözleşmeler bağladı: iki bin kilometrelik bir yüksek hızlı tren ağı inşası için Siemens’le yapılan 8,1 milyar dolarlık sözleşme ve üç doğal gaz santrali ile rüzgâr santralleri inşasına yönelik 8 milyar dolarlık bir başka anlaşma bunlar arasında.

Daha güneyde AB, “temiz enerji” dönüşümü için gerekli kobaltın ve diğer kritik minerallerin işletilmesinin önünü açmak üzere Demokratik Kongo Cumhuriyeti’yle, Zambiya’yla, Angola’yla ve diğer ülkelerle yaptığı anlaşmalar yoluyla üstünlüğü ele geçirmeye kararlı. Amaç, kapitalist “büyüme”nin kilit sanayileri —elektrikli araç üretimi, yenilenebilir enerji, yapay zekâ veri merkezleri ve dijital ekipmanların yüksek teknolojili imalatı— için kaynakların aslan payını ABD’deki ya da Çin’deki rakiplerinin değil, Avrupa emperyalizminin kapmasını güvence altına almak. Dünyanın en yoksulları arasında yer alan bu ülkelerde madenlerde, işleme tesislerinde, taşımacılıkta ve diğer sektörlerde çalışan işçilerin hiçbir hakkı yok ve üç kuruşa çalışıyorlar. Örneğin Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde ortalama ücret ayda 142 dolar; milyonlarca insan bundan çok daha azıyla geçiniyor.

İçeride ise Avrupalı güçlerin mültecileri ve göçmenleri şeytanlaştırması, milyonlarca işçinin karşı karşıya olduğu derinleşen toplumsal ve ekonomik krizin gerçek sorumlularından halkın öfkesini başka yöne çekmeye hizmet ediyor. Avrupa’da toplumsal yaşam, “istilacı” göçmenlerin değil; mali oligarşinin saldırısı altındadır. Mali oligarşi, servet biriktirmek ve doğal kaynakları, ucuz işgücünü, pazarları ve jeostratejik nüfuzu ele geçirmek amacıyla –ister Ukrayna’da Rusya’ya karşı olsun ister Ortadoğu’da İran’a karşı olsun– saldırı savaşları yapmak için sınırsız yetki talep etmektedir.

Avrupa oligarşisi, yeniden silahlanmanın, emperyalist savaşın ve kendi zenginleşmesinin bedelini kamu hizmetlerini tasfiye edip işten çıkarmalar dayatarak ödetmek üzere, her Avrupa ülkesinde hükümetlerin uyguladığı sert kemer sıkma programlarını dikte ediyor. Bu gündemi dayatmak için egemen sınıf, geniş halk muhalefetini yıldırmak üzere aşırı sağcı ve düpedüz faşist güçleri beslemek zorundadır.

Savaşa, kemer sıkmaya ve göçmenlere-mültecilere yönelik zulme muhalefete ancak işçi sınıfı önderlik edebilir. Herkesin, tam demokratik haklarla, seçtiği ülkede yaşama ve çalışma hakkını güvence altına alabilecek yegâne toplumsal güç işçi sınıfıdır. Avrupa’nın dört bir yanındaki işçiler, çoğu durumda işçi sınıfının en çok sömürülen kesimleri arasında yer alan tüm göçmenleri savunmalıdır.

Bu mücadele, hem sağ ve aşırı sağ partilere hem de resmi “sol” partilerine karşı yöneltilmelidir; bu partilerin hepsi Avrupa kapitalizmini ve onun göçmenlere-mültecilere yönelik gaddar zulmünü savunmaktadır. Bu mücadeleyi yürütmek için Avrupa genelindeki işçiler, sosyalist ve enternasyonalist bir program temelinde seferber edilmelidir. Bu görevin başarıya ulaşması, gerekli devrimci önderliği sağlamak üzere kıta genelinde Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerinin inşasını gerektirmektedir.

Loading