Londra’daki Yahudi-Kürt Konferansı: Türkiye-İsrail rekabetinde Kürt milliyetçiliği

6-7 Eylül’de Londra’da, “Değişen Ortadoğu’da Yahudi-Kürt İlişkileri: Tarih, Kimlik ve Gelecekteki İş Birliği” başlığıyla İkinci Uluslararası Yahudi-Kürt Konferansı toplandı. Toplantı, Londra merkezli Jewish Kurdish Network (JKN) tarafından, Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Moshe Dayan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi’nin Kürt Çalışmaları Programı ve Londra Çağdaş Antisemitizm Araştırmaları Merkezi ile birlikte düzenlendi.

“Uluslararası Yahudi-Kürt Konferansı”nın bir afişi, Londra, Eylül 2026. [Photo: yby4040 / X]

Bu, 7 Eylül 2025’te Berlin’de Almanya Kürt Toplumu ve Yahudi-Alman Değerler Girişimi (WerteInitiative. jüdisch-deutsche Positionen) ortaklığıyla yapılan ilk kongrenin devamıydı. Berlin’deki kongreye Almanya İçişleri Bakanlığı’nın parlamenter müsteşarı ile İsrail Büyükelçiliği’nden bir temsilcinin katılması, girişimin en baştan emperyalizm ve Siyonizm destekli olduğunu göstermişti.

Konferansa verilen “sivil toplum” ve “akademik diyalog” görünümü, siyasi içeriği gizleyemiyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu rejimi bu organizasyonu bakanlık düzeyinde sahipleniyor. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar konferansa bir video mesaj gönderdi. Sa’ar, Kürtlerin dört ülkeye bölünmüş bir halk olarak bugüne kadar siyasi bağımsızlığa ulaşamadığını vurguladı ve İsrail’in bölgedeki azınlıklarla, özellikle de Kürtlerle ilişkilerin geliştirilmesine önem verdiğini bildirdi. Sa’ar, Kasım 2024’teki göreve başlama konuşmasında da Kürtleri İsrail’in “doğal müttefiki” olarak tanımlamıştı.

Konferansın Türkiye basınında en çok tartışılan anı, Moshe Dayan Merkezi’nin Kürt Çalışmaları Programı’nın başındaki Prof. Ofra Bengio’ya ödül verilmesi ve kendisinin sahnede “Kürtlerin anası” ilan edilmesi oldu. Bengio, Filistinlilerin 7 Ekim 2023 ayaklanmasını bir “pogrom” olarak niteleyen ve İsrail’in soykırım savaşını savunan bir Siyonist akademisyendir. Ödülü takdim eden isim ise 2009 yılında Kürt milliyetçisi Demokratik Toplum Partisi’nden (DTP) Diyarbakır’ın Sur ilçesi belediye başkanı seçilen ve daha sonra görevinden alınan Abdullah Demirbaş’tı.

Yedi oturumdan birinin başlığı “Siyonizm ve Kurdîyetî: Ulusal Hareketler, Kimlik ve Hayatta Kalma” idi. Katılımcılar arasında Almanya Kürt Toplumu Başkanı Ali Ertan Toprak, ABD’li akademisyen David L. Phillips, İsrailli araştırmacı Nir Boms ve Britanya’dan İşçi Partili Milletvekili Feryal Clark yer aldı.

Organizatörler, konferansın amacının tarihsel yakınlığı “kurumsal siyasi iş birliğine” dönüştürmek olduğunu belirttiler. Gerçekte bu konferans, ABD’nin Ortadoğu’yu tam tahakküm altına almayı amaçlayan savaşının bir parçası olarak İsrail’in Kürt milliyetçilerinin bir kısmıyla gerici bir ittifak kurma çabasının bir ifadesidir. Bu aynı zamanda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan rejiminin hapisteki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) lideri Abdullah Öcalan’la ve onun aracılığıyla Suriye’deki Kürt hareketiyle uzlaşma yolundaki adımlarına bir karşı hamleyi temsil etmektedir.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a karşı saldırı savaşını başlattılar. İlk saldırıda Dinî Lider Ali Hamaney dahil birçok üst düzey lider öldürüldü. İran’ın sivil ve ticari altyapısı sistematik olarak hedef alındı. Trump, kısa süre içinde rejim değişikliği dahil hedeflerine ulaşacağını umuyordu. Bir noktada İranlı Kürt milliyetçi grupların vekil güç olarak devreye girmesi açıkça değerlendirilmişti.

ABD-İsrail saldırısının başlamasından yalnızca bir hafta önce, 22 Şubat’ta, İranlı beş Kürt partisi İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu‘nu kurduklarını duyurdu. İran’a yönelik eli kulağındaki saldırı koşullarında yapılan açıklama Ortadoğu’daki felaketin baş sorumlusu olan ABD emperyalizmine karşı çıkmak şöyle dursun, onunla ortak amaç doğrultusunda bir ittifakı hedefliyordu. Mart başında Reuters, binlerce İranlı Kürt savaşçının sınır ötesi bir operasyona hazırlandığını ve ABD ile İsrail temsilcileriyle görüşmeler yaptığını bildirdi. Trump, Kürtlerin İran içinde bir cephe açması ihtimalini desteklediğini söyledi. Savaşın ilk günlerinde İsrail, Irak’taki Kürt milislerin sınırdan İran’a geçmesinin önünü açmaya yönelik hava saldırıları yaptı.

Ancak İran’ın direnişi ve misillemeleri ile Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatması sonucunda Washington’ın hesapları tutmadı: rejim kayıplarına rağmen çökmedi, ABD’nin kilit mühimmat stokları eridi ve petrol fiyatlarındaki artış dünya ekonomisini sarstı. İranlı Kürt güçlerinin seferberliğine Ankara’nın ve Irak Kürdistanı yetkililerinin de karşı çıkması, Trump yönetiminin şimdilik bu yönde bir adım atmamasında bir rol oynadı.

Gazze soykırımının ortasında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad rejiminin Aralık 2024’te Türkiye ve ABD destekli İslamcı güçler tarafından devrilmesi, İsrail’in bölgesel hesaplarını ilerletme için bir fırsat olarak görüldü. Tel Aviv o tarihten bu yana Suriye’yi düzenli olarak bombaladı; ülkenin güneyindeki işgalini genişletti, Kuneytra, Dera ve Süveyda’nın askersizleştirilmesini dayattı ve Dürzileri “koruma” bahanesiyle müdahalelerde bulundu. Temmuz 2025’te Genelkurmay binası dahil Şam’daki hükümet binalarını vurdu.

İsrail’in çıkarları her ne kadar ABD ile uyumlu olsa da Suriye’de Ankara destekli merkezi bir rejimden yana değildir. İsrailli yetkililer Suriye Kürtlerine desteklerini defalarca dile getirdiler; çeşitli raporlar Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) istihbarat ve siyasi destek sağlandığını aktardı. Bu, Ankara’nın, SDG’nin Şam’a tabi kılındığı “üniter Suriye” hattıyla doğrudan çatışan bir programdır. SDG, ABD’nin ve Türkiye’nin talepleri doğrultusunda ve Şam’ın kanlı saldırılarının ardından, 25 Ağustos’ta Şam’daki Halk Sarayı’nda kendisini “bağımsız askerî güç olarak” feshettiğini ilan etti

Türkiye, bir Kürt devleti ya da özerkliği ihtimaline ve bu yöndeki İsrail çabalarına, kırk yıllık düşmanını müttefike dönüştürerek yanıt veriyor. Ankara ile PKK arasındaki müzakereler Ekim 2024’te başladı. Erdoğan bunu İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki saldırganlığı koşullarında “iç cepheyi tahkim etme” açıklamasıyla gerekçelendirdi. Bu İsrail’in Suriye’de PKK bağlantılı SDG üzerinden etkisini artırmasına karşı bir hamleydi. Aynı zaman İran’a karşı yaklaşan saldırının İran Kürdistanı’nda İsrail destekli bir oluşuma yol açabileceği kaygısı da bir etmendi. Tüm bunlara karşı, Öcalan’ın Türkiye’nin yanı sıra Suriye, Irak ve İran’daki PKK bağlantılı Kürt güçleri üzerindeki etkisinden yararlanmaya karar verildi.

Öcalan Şubat 2025’te PKK’ye kendini feshetme çağrısı yaptı; PKK Mayıs 2025’te fesih kararı aldı ve sonrasında sembolik bir silah yakma töreni düzenledi. 10 Ağustos’ta PKK’nin silah bırakmasını düzenleyen bir “çerçeve yasa” meclisteki düzen partilerinin ezici desteğiyle kabul edildi. Yasa genel bir siyasi af getirmiyor, Öcalan ile Selahattin Demirtaş’ı kapsam dışında bırakıyor ve uygulamayı bütünüyle Milli Güvenlik Kurulu ile hükümetin takdirine bırakıyor.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin açıkladığı gibi bu anlaşmanın iddia edildiği gibi “demokratikleşme” ya da “barış” ile bir ilgisi yoktur. Bu, esasen, Ortadoğu’da İsrail ile rekabet ederken ABD emperyalizmi ile ittifakı ilerletmeyi ve devam eden yağma savaşında Türk devletinin elini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. İçeride de hükümetin işçi sınıfına ve demokratik haklara artan saldırısına bir “demokratikleşme” maskesi takma işlevi görmektedir.

Bununla birlikte İsrail, son derece kırılgan olan Ankara-PKK anlaşmasının en son 2015’te olduğu gibi çökebileceği ve Türkiye’de ve Suriye’de çatışmaların yeniden başlayabileceği ihtimalini göz ardı etmiyor. Londra’daki konferans tam da bu noktada anlam kazanıyor; İsrail, hem İran savaşında hem de Türkiye ile rekabetinde Kürt hareketiyle ittifak kurma çabasını bırakmak istemiyor.

İsrail ile Türkiye arasındaki rekabetin askerî bir çatışmaya dönüşmesi olasılığı artık bir sır değil. 18 Ağustos’ta İsrail savaş uçakları, Suriye’nin İdlib kentindeki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’ne sekiz saldırı düzenledi. Netanyahu’nun ofisi, amacın Türk askerlerinin konuşlanmasını engellemek olduğunu açıkladı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Thomas Barrack, Türkiye’nin önceden bilgilendirilmediğini belirterek saldırıyı “gereksiz bir tırmanış” olarak niteledi. İran’a ve müttefiklerine karşı savaşa odaklanan Washington, bölgedeki iki kritik müttefiki arasındaki olası bir çatışmanın kendi emperyalist çıkarlarına zarar vereceğini hesaplıyor.

Bununla birlikte, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, genişleyen emperyalist savaşın mantığını izliyor ve daha geniş ittifaklara yol açıyor.

Netanyahu 22 Şubat’ta, Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ile bazı Arap ve Afrika ülkelerini kapsayacak bir “ittifaklar altıgeni” ilan etmişti. İsrail, Aralık 2025’te Somaliland’ı devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu ve Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda Somali üzerinden etkisini artıran Ankara’nın karşısına çıktı. 31 Ağustos’ta Tel Aviv’de imzalanan 3 milyar avroluk “Aşil Kalkanı” anlaşmasıyla Yunanistan’ın hava savunmasının İsrail sistemlerine entegre edilmesi planlanıyor. Yunanistan ile İsrail arasında güçlenen askeri ve ticari bağlar, Türkiye tarafından bir tehdit olarak görülüyor.

Ankara da bunlara yanıtı, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması oldu. Suudi Arabistan ve nükleer silaha sahip Pakistan ile kurulan bu pakt, üyelerden birine yapılacak saldırıyı hepsine yapılmış sayıyor. Trump’ın desteğini alan Sünni Müslüman çoğunluklu ülkelerin bu anlaşması İran’ı hedeflemesinin yanı sıra İsrail ile rekabetin de bir parçasıdır.

Washington’ın iki gerici müttefiki, ABD’nin bölgeyi yeniden şekillendirme savaşlarının ürünü olarak birbirine karşı rakip askerî bloklar örüyor. Bu kutuplaşma, bir noktada doğrudan çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıyor. Tüm ülkelerin işçileri, bu savaş hazırlıklarına kendi egemen sınıflarından bağımsız ve onlara karşı uluslararası ölçekte birleşerek karşı koymalıdır.

Bugün Kürt işçileri, köylüleri ve gençlerinden istenen, Washington, Tel Aviv ve Ankara’nın bölgesel hesaplarının bedelini ödemeleridir. Sadece bölgesel güçler ve emperyalistler değil Kürt burjuvazisi ve küçük burjuva milliyetçi önderlikler de işçi ve emekçilerin bağımsız hareketinden korktukları için daima emperyalist ve kapitalist güçlerle pazarlığa ve ittifaka yönelmektedir. Bu bir kurtuluş değil ancak yeni bir tabiiyet yaratmaktadır. Suriye’deki El Kaide bağlantılı rejime katılınması ve Erdoğan rejimiyle kurulan ittifak, milliyetçi perspektifin iflasının sonu örnekleridir. Ezilen Filistin halkını soykırıma tabi tutan ve İran halkına karşı ABD emperyalizm ile beraber bir saldırı savaşına girişen İsrail ile olası bir ittifak da en az bu kadar gerici bir sonuç üretebilir.

Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı gibi, emperyalizm çağında geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerin burjuvazisi temel demokratik sorunları çözme ve emperyalizmden bağımsızlığı sağlama yeteneğinden doğası gereği yoksundur. Ortadoğu genelinde Kürt halkının temel haklarının güvence altına alınması ve toplumsal eşitliğe dayalı bir rejimin kurulması ancak işçi sınıfının uluslararası sosyalist devrim mücadelesinin parçası olarak iktidarı almasıyla mümkündür. Bu, tüm milliyetlerden işçilerin ABD emperyalizmine, onun bölgedeki suç ortaklarına ve istisnasız tüm burjuva önderliklere karşı Ortadoğu Sosyalist Federasyonu için birleşik ve devrimci seferberliğinin inşasını gerektirir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in uğruna mücadele ettiği perspektif budur.

Loading