Cumartesi günü ABD’nin Venezuela’ya saldırıp Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırmasının ardından, Trump yönetimi Küba, Kolombiya, İran, Çin, Rusya ve hatta Avrupa Birliği’ni hedef alarak dünya çapında ülkelere karşı tehditlerde bulundu.
Cumartesi günü Maduro’nun kaçırılmasının ardından Trump yönetimi, Venezuela’nın geçici Devlet Başkanı Delcy Rodríguez’e, ülkenin dış ve ekonomi politikasını ABD’nin jeopolitik ve şirket çıkarlarına tabi kılmayı amaçlayan bir dizi talep sundu. ABC News’e göre, ABD yetkilileri Rodríguez’e, Karacas’ın önce “Çin, Rusya, İran ve Küba’yı kovup ekonomik bağlarını koparması” gerektiğini, ardından da “petrol üretiminde yalnızca ABD ile ortaklık yapmayı kabul etmesi ve ağır ham petrol satarken Amerika’yı tercih etmesi” gerektiğini söylediler.
Bu, özünde Venezuela’nın ABD’nin sömürge himayesi altına alınması demektir. Amerikan emperyalizmi, Venezuela’nın petrolünü çalmak ve petrol şirketlerinin kamulaştırılmasını tersine çevirmek niyetindedir. Bu yolla sadece Venezuela değil, Rusya ve Çin de hedef alınıyor. Trump, Rodríguez’e doğrudan bir tehditte bulunarak, “doğru olanı yapmazsa, muhtemelen Maduro’dan daha büyük bir bedel ödeyeceğini” söyledi.
Hafta sonu boyunca Trump, AB ve NATO üyesi Danimarka’nın denizaşırı toprağı olan Grönland’ı askeri güç kullanarak ilhak etme niyetini de yineledi.
Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller, pazartesi günü CNN’e yaptığı açıklamada, Venezuela’ya yönelik saldırının ve bir bütün olarak Amerikan emperyalizminin suçlu karakterini ortaya koydu. Trump’ın Venezuela’yı ABD “yönetecek” sözünün ne anlama geldiği sorulduğunda Miller, “Güçle, kuvvetle, iktidarla yönetilen bir dünyada yaşıyoruz. Bunlar, dünyanın başlangıcından beri var olan demir kanunlardır,” dedi.
Miller, uluslararası hukuku “uluslararası nezaket kuralları” olarak nitelendirerek, “Amerika Birleşik Devletleri Venezuela’yı yönetiyor... Sorumluluk bizde, çünkü ülke dışında Amerikan ordusu konuşlanmış durumda. Koşulları biz belirliyoruz. Onların tüm petrolüne ve ticaret yapma imkanlarına tam bir ambargo uyguluyoruz,” diye konuştu.
Miller, bu “demir kanun”un sadece eski sömürgeler için değil, Avrupa devletlerinin kendi toprakları için de geçerli olduğunu açıkça ortaya koydu. Grönland hakkında sorulan soruya Miller, “Grönland Amerika Birleşik Devletleri’nin bir parçası olmalı,” dedi ve askeri güç kullanımını reddetmedi. “Grönland’ın geleceği için hiç kimse Amerika Birleşik Devletleri ile askeri olarak savaşmayacak,” diyerek alaycı bir şekilde güldü.
Miller’ın kullandığı dil, Hitler’in Kavgam kitabından ve ırklar ve ırk-devlet çatışmasıyla ilgili “doğanın demir kanunları”ndan alınan Nazilerin dilidir.
Ancak Miller’ın ifadelerinin belirli ideolojik etkilerinin ötesinde, o aslında emperyalist politikanın temel özelliğini ifade etmektedir. Lenin, 1916 tarihli Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde, farklı bankalar ve şirketler arası rekabeti analiz ederken, kapitalistler “dünyayı, mevcut ‘sermayeleri’, yani ‘güçleri’ oranında paylaşıyorlar, çünkü kapitalizmin ve meta üretimi sisteminin var olduğu koşullarda başka bir paylaşım biçimi söz konusu olamaz,” diye açıklamıştır. [1]
Karl Kautsky gibi kapitalizmin barışçıl bir şekilde gelişebileceğini savunan kişilere karşı polemik yapan Lenin, şöyle yazmıştır: “Tekeller, oligarşi, özgürlük yerine tahakküm için mücadele, sayıları giderek artan küçük ya da zayıf ulusların en zengin ya da en güçlü birkaç ulus tarafından sömürülmesi –bütün bunlar emperyalizme, onu asalak ya da çürüyen kapitalizm diye nitelendirmemize yol açan o ayırt edici özellikleri kazandırmıştır.” [2]
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, büyük bir toplumsal altüst oluş ve Nazi rejiminin suçlarına karşı devasa halk öfkesi hüküm sürerken, kapitalist güçler devletlerarası ilişkileri düzenlemesi beklenen bazı uluslararası hukuk ilkelerini belirleyip genişlettiler. Nazi rejiminin hayatta kalan liderlerinden sınırlı sayıda kişi barışa karşı suçlar, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle yargılandı. Uluslararası Mahkeme, kararında, “saldırı savaşı”nı “en büyük uluslararası suç” ilan etti.
Aslında, Amerika Birleşik Devletleri hiçbir zaman kendini bu ilkelere ciddi bir şekilde bağlı görmedi. Nürnberg kararlarından beş yıl sonra Kore Savaşı’nı başlattı. Ardından Vietnam Savaşı, İran, Endonezya, Kongo, Guatemala ve Şili’deki çeşitli operasyonlar ve Latin Amerika’daki ölüm mangalarının desteklenmesi geldi.
Ama ABD emperyalizmi, saldırganlığını geleneksel olarak özgürlük ve demokrasi söylemiyle örtbas ediyordu. Troçki’nin 1920’lerde ironik bir şekilde belirttiği gibi, “Amerika her zaman birilerini özgürleştirir, bu onun işidir.” Wilson’ın “On Dört Madde”, Roosevelt’in “Dört Özgürlük” ve Carter’ın “insan hakları” söylemleri, Amerikan politikasının yağmacı çıkarlar tarafından yönetilmediğini iddia etme çabasını yansıtıyordu.
Trump güçlü olanın haklı olduğu şeklindeki “demir kanun”u öne sürerek yeni bir doktrin icat etmiyor, bir zamanlar Amerikan saldırganlığının eşlik ettiği demokratik bahanelerin yıpranmış kalıntılarını ortadan kaldırıyor. Trump yeni bir şey icat etmiyor, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının ardından on yıllardır artarak biriken suçlar dağının üzerine eklemeler yapıyor. Fakat şu anda niteliksel bir gelişme söz konusudur.
Bu dönüşüm, Amerikan kapitalizminin derinleşen krizinden kaynaklanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uluslararası kurumlar ve yasal normlar yapısı, bir süre, emperyalistler arası gerilimleri düzenlemeye ve küresel kapitalizmi ABD liderliğinde istikrara kavuşturmaya hizmet etti. Artık bu yapı çökmüş durumda. Doların küresel hakimiyeti giderek artan bir tehdit altında. ABD’nin borcu eşi görülmemiş seviyelere yükseldi. Amerikan politikasının çıplak emperyalist çıkarlar dışında herhangi bir şey tarafından belirlendiği iddiası bir kenara atılıyor.
Trump yönetiminin şu anda suç teşkil eden amaçlarını açıkça beyan etmesi, bizzat egemen sınıfın yağmacı amaçlarını ifade ediyor. Dünyanın en zengin ikinci adamı Jeff Bezos’un sahibi olduğu Washington Post gazetesi pazartesi günü “Maduro’nun tutuklanması yasal kurguları ortaya çıkarıyor” başlıklı bir başyazı yayımladı. Alt başlıkta ise “Yönetim, dış politika hedefleri için yasal gerekçe uyduruyor. Sorun değil,” yazıyordu.
Gazete, “uluslararası hukuk, devletlerin davranışları üzerinde her zaman zayıf bir kısıtlama oluşturur ve ABD’nin kendisini ve dostlarını savunmak için başka araçlara ihtiyacı vardır,” ifadesiyle yazıyı sonlandırıyordu.
Wall Street Journal ise, Maduro’nun kaçırılmasına yönelik itirazları “‘Uluslararası Hukuk’ Yanılsaması” olarak reddederek, “ABD’nin cesareti ve askeri gücünün gösterilmesi, özgür dünyayı korumak için binlerce BM kararından daha etkili olacaktır,” diye buyurdu. Bu başyazılar, ABD’nin yaptığının bir suç olduğunu açıkça kabul ederken, Amerikan askeri gücünün kendisini hukukun üstünde tuttuğunu ilan ediyor.
Trump, dolandırıcılık, spekülasyon ve yağma yoluyla servetini biriktiren suçlu bir oligarşinin temsilcisidir. WSWS’nin Venezuela’nın istila edilmesiyle ilgili ilk açıklamasında yazdığı gibi, “O, Amerikan egemen sınıfının seçtiği bir araçtır; demokratik veya yasal yollarla artık uygulanamayacak politikaları uygulamak için oligarşinin içinde çıkan bir gangsterdir.”
Bu, tüm reformist reçetelerin hayalperest niteliğini göstermektedir. Söz konusu olan, küresel bir savaş ve diktatörlük projesini hayata geçirmekte olan bir egemen sınıftır.
Maduro’nun kaçırılmasında dışa vurulan aynı yasa dışılık, aynı acımasızlık, aynı suçluluk, ülkedeki demokratik haklara yönelik saldırılarda da dışa vurulmaktadır: toplu sınır dışı etme işlemleri, basına yönelik saldırılar, kamu sektöründeki işten çıkarmalar, ordunun halka karşı konuşlandırılması. Bunlar, aynı savaşın iki yüzüdür. Bu, oligarşinin işçi sınıfına karşı yürüttüğü bir savaştır.
Fakat emperyalist barbarlığın “demir kanunu”, sınıf mücadelesinin “demir kanunu” ile yüzleşecektir. Trump ve Miller, sanki her şeyi yapabilirlermiş gibi, eylemlerinin hiçbir sonucu olmayacakmış gibi davranıyorlar. Bu, her türlü zulme boyun eğen egemen sınıf içindeki rakipleri için doğru olabilir. Ama işçi sınıfı için doğru değildir. Venezuela’ya karşı savaş halk tarafından desteklenmemektedir. Anketler, Amerikan halkının ezici çoğunluğunun bu savaşa karşı olduğunu göstermektedir.
Amerikan ve uluslararası işçi sınıfı gerekli sonuçları çıkarmalıdır. Oligarşi, dünyaya ve işçi sınıfına savaş açmıştır. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi, işçileri, öğrencileri ve gençleri emperyalizme, onu üreten kapitalist sisteme karşı ve sosyalist bir toplum için mücadeleye katılmaya çağırmaktadır.
Dipnotlar
[1] Vladimir İ. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2009), s. 79. Türkçesi: Ferit Burak Aydar.
[2] Age., s. 140.
